Kalabalıklar İçinde Sessizce
- Ömer Faruk AY

- 6 gün önce
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 5 gün önce
Yardım istemekten çekinen bir toplumun sessiz hikayesi.
Zaman zaman yazdığım köşe yazılarıyla, özellikle sigortacılık mevzuatı üzerine değerlendirmelerde bulunuyor ve çeşitli konularda farkındalık oluşturmaya çalışıyorum. Bir süredir iş yoğunluğu nedeniyle yazılarıma ara vermek zorunda kalmıştım. Ancak son dönemde, neredeyse her gün karşılaştığımız şiddet haberleri, giderek artan tahammülsüzlük, kalabalıklar içinde yalnızlaşan insanlar ve yüzlerinden gülümsemesi eksik olmayan ama gözlerindeki yorgunluğu saklayamayan bireyler üzerine düşündükçe yeniden kaleme sarılmam gerektiğini hissettim.

Mesleğimiz gereği toplumun çok farklı kesimlerinden insanlarla bir araya geliyoruz. Her gün onlarca kişiyle görüşüyor, hayatın farklı hikâyelerine şahit oluyoruz. İşimizin temel amacı insanların maddi zararlarını tanzim etmek olsa da çoğu zaman karşılaştığımız tablo bundan çok daha geniş oluyor. Bu nedenle zaman zaman mesleki alanımızın dışına taşan toplumsal konular üzerine de düşünme ve gözlem yapma fırsatı buluyoruz. Bu yazı da böyle gözlemlerin bir sonucu olarak kaleme alınmış bir farkındalık yazısıdır.
Kimi zaman bir sağlık sorunuyla mücadele eden bir aileye, kimi zaman ekonomik sıkıntılar yaşayan bir esnafa, kimi zaman da zor bir dönemden geçen bir bireye denk geliyoruz. Bu da ister istemez toplumsal değişimleri ve insanların ortak sorunlarını daha yakından fark etmemizi sağlıyor.
Son zamanlarda dikkatimi çeken önemli bir konu var: İnsanlar ciddi sıkıntılar yaşıyor. Kimi maddi problemlerle mücadele ediyor, kimi ailevi sorunlarla, kimi ise duygusal yüklerle. Ancak bu insanların önemli bir kısmı yaşadıkları sorunları tek başlarına göğüslemeye çalışıyor.
Bir süre sonra bu yükler kişinin taşıyabileceğinden daha ağır hale geliyor.
Bazıları öfkesini trafikte, iş yerinde veya aile içinde dışa vuruyor. Bazıları ise her şeyi içine atıyor. Fakat sonuç çoğu zaman değişmiyor. Önce hayattan keyif alamama başlıyor. Ardından mutsuzluk, depresyon ve tükenmişlik hissi geliyor. Daha ileri aşamalarda ise kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen ruhsal sorunlarla karşılaşılabildiğini görüyoruz.
Elbette her sıkıntı yaşayan kişi ağır bir ruhsal hastalığa yakalanacak diye bir kural yok. Ancak sorunların görmezden gelinmesi veya sürekli ertelenmesi, riskleri artırıyor.
Tam da bu noktada psikolog ve psikiyatri desteği büyük önem taşıyor.
Eskiden Ayşe teyzeler, Fahriye nineler vardı. Komşular vardı, mahalle vardı, akşam kapısı çalınmadan girilebilen evler vardı. İnsanlar dertlerini birbirleriyle paylaşır, tavsiye alır, içlerini dökerdi. Bu güçlü sosyal bağlar, yaşanan sıkıntıların daha katlanılabilir ve yönetilebilir hale gelmesine katkı sağlardı.
Özellikle kadınların yaptığı gün toplantıları bugün çoğu kişi tarafından sadece bir eğlence veya sohbet ortamı olarak görülse de aslında önemli bir sosyal destek mekanizmasıydı. İnsanlar yaşadıkları sıkıntıları paylaşır, benzer deneyimlerden geçmiş kişilerin görüşlerini dinler ve yalnız olmadıklarını hissederlerdi. Elbette bu tür ortamlar profesyonel psikolojik desteğin yerini tutmazdı; ancak sorunlar büyümeden, yükler ağırlaşmadan birçok kişi için duygusal yüklerin paylaşılmasına ve günlük yaşamın getirdiği stresin daha kolay tolere edilmesine katkı sağlardı.
Bugün ise ne eski mahalle kültürü kaldı ne de o güçlü sosyal bağlar...
Bırakın komşularımızı, çoğu zaman en yakınlarımızla bile yaşadığımız sorunları paylaşmaktan çekinir olduk. Dedikoduya konu olmamak, yanlış anlaşılmamak veya zayıf görünmemek için dertlerimizi içimize atıyoruz.
Sonuç olarak herkes kendi yükünü tek başına taşımaya çalışıyor. Toplum kalabalıklar içinde yalnızlaşırken insanlar da kendi iç dünyalarına kapanıyor.
Belki de bugün eksikliğini hissettiğimiz şey, güçlü sosyal bağlardır. İnsanlar geçmişte yaşadıkları sıkıntıları paylaşabilecekleri daha geniş bir çevreye sahipti. Günümüzde ise bu bağların zayıflaması, birçok kişinin sorunlarıyla tek başına mücadele etmesine neden oluyor. Sorunlar paylaşıldığında daha katlanılabilir hale gelirken, yalnız taşınan yükler zamanla ağırlaşabiliyor. Elbette aile, dostluk ve sosyal çevre birçok insan için önemli bir destek kaynağı olmaya devam ediyor. Ancak bazı sorunlar vardır ki yalnızca sosyal destekle çözülemez. İşte bu noktada profesyonel psikolojik destek almak, kişinin yaşadığı güçlüklerle daha sağlıklı şekilde başa çıkabilmesi açısından büyük önem taşıyor.
Bu nedenle psikoloğa gitmek, geçmiş nesillerden daha zayıf olduğumuz anlamına gelmiyor. Aksine değişen yaşam koşullarının ortaya çıkardığı yeni ihtiyaçlara verilen doğal ve sağlıklı bir cevap anlamına geliyor.
Ne yazık ki toplumumuzda hâlâ "Psikoloğa gidersem bana deli derler" anlayışı oldukça yaygın. Bazıları çevresinin ne düşüneceğinden çekiniyor. Bazıları ise bunun siciline işleyeceğini sanıyor. Hatta hiçbir çekincesi olmadığı halde, "Ben deli miyim ki psikoloğa gideyim?" diyenlerin sayısı da az değil.
Oysa gözden kaçırılan nokta tam da burada.
Psikolojik destek almak, deliliğin göstergesi değildir; aksine ruh sağlığını korumanın en önemli yollarından biridir. Tıpkı kalp hastalıkları için kardiyoloğa gitmek, diş ağrısında diş hekimine başvurmak gibi...
Belki de uzman desteği aldığı için ağır bir ruhsal çöküntünün önüne geçecek, ailesiyle daha sağlıklı ilişkiler kuracak, iş hayatında daha verimli olacak ve yaşam kalitesini artıracaktır.
Destek alınmadığında ise yıllar boyunca süren mutsuzluklar, kırılan ilişkiler, iş ve aile hayatında yaşanan sorunlar gibi bireyin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilecek sonuçlarla karşılaşmak mümkündür.
Bu nedenle belirli dönemlerde, ciddi bir sorun olduğunu düşünmesek bile psikolojik destek almak son derece değerlidir. Hatta bu konuda kamu spotlarının hazırlanmasının, toplumsal şiddetin azalmasına ve toplumun genel mutluluk seviyesinin yükselmesine katkı sağlayacağına inanıyorum.
Daha sağlıklı, daha mutlu ve daha üretken bir toplumun sağlayacağı fayda; bu alanda yapılacak yatırımların ve farkındalık çalışmalarının maliyetinden çok daha yüksek olacaktır.
Sigortacı kimliğimle son bir noktaya da değinmeden geçmek istemiyorum.
Maalesef ülkemizde birçok özel sağlık sigortası ve tamamlayıcı sağlık sigortası poliçesinde psikolog ve psikiyatri teminatları ya çok sınırlı ya da hiç bulunmuyor. Oysa ruh sağlığı, en az fiziksel sağlık kadar önemlidir.
Nasıl ki dahiliye, kardiyoloji veya ortopedi branşları sağlık hizmetlerinin ayrılmaz bir parçasıysa, psikolojik ve psikiyatrik destek de aynı şekilde değerlendirilmelidir.
Toplum sağlığı, aile huzuru ve bireysel mutluluk açısından bu teminatların daha kapsamlı hale getirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Belki de doğru cevap şudur:
Destek almak bir zayıflık değil, insanın kendisine karşı duyduğu sorumluluğun doğal bir sonucudur.
Kalabalıklar İçinde Sessizce
Ömer Faruk AY / Uzman Sigortacı



👍
Günümüzün eksiklerini güzelce yorumlanmış.
👍👏